Almanya AB krizinin faturasını niye üstleniyor?

~ 12.12.2011, Bülent SOYLAN ~
Gülme komşuna gelir başına derler ya, galiba aynen öyle oldu:
Bir zamanlar Osmanlı’ya ve dolayısıyla bize “hasta adam” diyen Avrupa şimdi henüz tedavisi mümkün görünmeyen bir hastalığın pençesinde kıvranıyor.
Bu hastalık, kendilerince borç krizi şeklinde adlandırılıyor ama etkilerini ekonomik, siyasi ve sosyal alanlarda da göstereceği ve yeni borçlar bulunsa bile sıkıntının uzun yıllar bitmeyeceği gayet açık.

Bir hastalığın tedavisi için öncelikle teşhisin doğru yapılması gerekmez mi?
Örneğin, kansızlık çeken hastaya cildiyecide, sarılık olmuş hastaya ortopedistte deva aranıp da bir çare bulunabilir mi?

Eski havalarından dolayı söyleyemediklerinden midir, söylediklerine kendileri de inandıklarından mıdır bilemiyorum ama; ne hikmetse Avrupa’daki bu yaygınlaşmış hastalık sürekli “borç krizi” diye adlandırılıyor ve buna bağlı olarak da çoğu kimse, çözülmesi gereken sorunun bir biçimde “yeni borç bulabilme” olduğunu düşünüyor.

Ne dersiniz?
Acaba ortadaki sorun ya da Avrupa ekonomisinin düştüğü dert  “borç bulamamaktan dolayı içine düşülen kriz” midir?

Tutun ki çok parası olan bir ya da birkaç ülke şu ya da bu niyetle Avrupa’nın “krizdeki” ülkelerine istedikleri borcu verdi.
Ne olacak?
Bu borcu alanlar birden bire “üreten ve zenginleşen” ülkeler olup bir daha istemeyecekler mi?
Bu borcu da alırlarsa, bir daha borca ihtiyacı olmayan yani kazanan ekonomilerden mi olacaklardır?
Ya da verilen borçlar unutulacak; anaparaları silinip geri bile istenmeyecek mi?

Şöyle dönüp de maziye ve bu ülkelerin giderek “biriken” borçlarına bakıldığında bu durumun pek de yeni bir şey olmadığı, bunların yıllardır “borç üstüne borç” yaptığı, yapının günden güne verimden düştüğü görülecektir.

***
Artık kredilerini iyice tükettikleri ortada olsa da, diyelim ki bir yerlerden yeni borçlar buldular ve günü kurtardılar; peki kendilerini bu sürekli borçla yaşar halden kurtarmadıkça her yeni dönemde bir başka borç krizi yaşamayacaklar mıdır?
İnsanlar gibi ülkelerin de bir borçlanma sınırı yok mudur?
Borçla yaşamak bir hükümet etme sanatı mıdır?

***
Geçtiğimiz günlerde, Avrupa Birliği’nin dinamosu Almanya, 17 ülkeye bir plan sundu ve sözüm ona “borç krizi” çözüm yoluna girdi; piyasalar rahatladı, endişeler azaldı.
Neye karşılık?
17 AB ülkesinin şimdiki harcamaların kısılacağı vaadine karşılık olarak.
Yeni plana göre bu ülkeler artık daha sıkı ve ortak bir mali disiplin uygulayacaklar yani yorganları kısa geldiği için dışarıda kalan ayaklarını sözde şimdi içeri çekecekler.
Elektriğe, suya, belediye otobüsüne zam mı?
Memurun maaşı, işçinin ücretinden kesilecek vergi mi?
Hah işte bu plana göre onlara AB, yani pratikte Bayan Merkel karar verecek.
Sözüm ona bu ülke halklarının da kendi seçtikleri hükümetleri olacak.
Bu onların sevinebilecekleri bir çözüm mü?
Ekonomilerinin hastalığını iyileştirebilir mi?
Tabii ki hayır.
***
Üç ay sonra uygulamaya geçilmesi beklenen “çözüm”e kaşı çıkan İngiliz Başbakanı Cameron “Merkel ve Sarkozy'i mutlu etmek için ülkemin çıkarlarını feda mı etseydim?" şeklinde konuşmuş ve şimdi kendi halkı tarafından alkışlanıyor.
Doğrusunu yapmış.
Harcamalarınız kadar kazanamıyor ama aradaki farkı artık borçla bile kapatamıyorsanız, sonuçta varacağınız nokta, ekonominizin ve dolayısıyla siyasetinizin birilerine teslimidir.
Malum, borç alan emir alır, borç veren emir verir.
Hele bu borç bini aştıktan sonra…

İngiltere bu işe boşuna mı uzak duruyor?
Almanya bu çözümün faturasını boşuna mı üstleniyor?
Bakalım Merkel’in planına evet demek zorunda kalan hükümetler şimdi kendi halklarına bu işi nasıl anlatacaklar.

Bülent SOYLAN | Tüm Yazıları
Hits: 2222