Bir Ortadoğu Vizyonu

~ 06.08.2011, Metin ÇULHAOĞLU ~
Üzerinden yüz yıl geçmesine az kaldı.
Bugünkü Orta Doğu haritası, Birinci Dünya Savaşının ardından şekillendirilmişti. “Sınırları cetvelle çizilen ülkeler” şeklindeki alaylı değini bugün bile dillerdedir. Gerçek olmasa bile, kimi “esprilere” de konu olmuştur: Örneğin, bugünkü Ürdün’ün doğuya doğru o garip ve anlamsız uzantısının, çizim sırasında Churchill’in geçirdiği anlık bir rahatsızlığa ve bu nedenle cetveli tutan elinin sürçmesine bağlı olduğu söylenir.
Üzerinden yaklaşık 90 yıl geçti, yüzyıla az kaldı.
“Toplum mühendisliğini” ıskartaya çıkartan günümüz dünyası, harita mühendisliğinden bir türlü vazgeçemiyor. Bu tutku, kimi durumlarda örneğin Hindistan ve Pakistan arasındaki Keşmir sorunu gibi bir yere gelip tıkanabiliyor ya da Orta Doğu örneğinde olduğu gibi bitmek tükenmek bilmeyen denemelere, egzersizlere ve senaryolara vesile olabiliyor.
Kişisel olarak, Orta Doğu haritasının önümüzdeki on yıl içinde baştan sona yeniden çizileceğini pek sanmıyorum. Gerçi Amerikalı asker Ralph Peters gibi tutkulu “harita mühendisleri” hep olacaktır; Türkiye’dekiler dahil vizyon ve misyon üreticileri bölgeye ilişkin senaryolarına yenilerini ekleşip duracaklardır; ama haritanın orta vadede önemli bir değişime uğraması mümkün görünmemektedir.
Ne var ki, haritanın değişmeyecek olması, bugünkü durumun ve dengelerin hep böyle sürüp gideceği anlamına gelmemektedir.
Daha açık söylersek, (bölgenin yerlileri arasında) Türkiye baş aktör olmak üzere, önümüzdeki on yıl içinde bölgede önemli gelişmelerin gündeme gelmesi, mevcut dengelerin zorlanması ve “askeri müdahaleler” kaçınılmaz görünmektedir.
Doğrudan söyleyelim: Bugünkü iktidarın bölge “vizyonu” bir tür protektora’dır. Başka bir deyişle Türkiye, “güçlü devlet” olarak, güneyde Suudi Arabistan’a ve Mısır’a kadar uzanan bölgenin hamiliğine oynamaktadır. Ancak, sözü edilen bu coğrafyanın orta yerinde İsrail durmaktadır. Türkiye, elbette İsrail’in de hamisi olacak değildir; yapabileceği, İsrail’in bekası ve dokunulmazlığı güvencesini vererek, ABD’yi böyle bir protektora’ya ikna etmektir.
Gelgelelim, tek soru işareti İsrail değildir.
Daha büyük iki soru işareti vardır. Birincisi: Türkiye bu “vizyonunu”, önce Kürt sorununu (kendi sınırları dışında bölgesel olarak) çözerek mi gerçekleştirecektir, yoksa sorun bu vizyonun gerçekleşmesiyle mi çözülecektir? İkinci soru: Türkiye’nin bölge üzerindeki vesayeti İran işi “hallolduktan” sonra mı kabul görecektir, yoksa İran’ın “hallolması” için önce bu konumun onaylanması mı gerekmektedir?
Bugünkü dış politika, soruların ikinci seçeneğine oturmaktadır. Başka bir deyişle Türkiye, “ben bölgenin hele bir hamisi olayım, Kürt sorunu da kalmaz, İran sorunu da” demektedir.
Gelinen bu noktada, dikkat edilmesi gereken önemli bir başlık daha vardır: Türkiye’nin dış politikası hangi vizyona sahip olursa olsun, elbette kimse (ABD) kalkıp bir anda, “tamam ikna oldum, sen bölgenin hamisi ol bari” demeyecektir. Bunu bilen Türkiye de, bir “staj dönemi” geçirecek, “rüşt ispatı” için birtakım girişimlerde bulunacaktır. Nitekim Libya’ya müdahale konusunda önce bir tereddüt geçiren Türkiye, aklına kapı komşusu Suriye geldiğinde hevesle öne atılmıştır. Bugün tam tamına “pusudadır” ve Suriye’nin üzerine atlamak için fırsat kollamaktadır; şu an için tek “engel”, Suriye’deki muhalefetin direnişini tam bir iç savaş boyutlarına taşıyamamış olmasıdır.
***
Anlatılanlar, “senaryo” falan değil, dış politikadaki vizyondur ve elbette “Yeni Osmanlı”yı çağrıştırmaktadır.
“Yeni Osmanlı” deniyorsa, bir de Şeyhülislam’a gerek vardır ve hazırdır: Fettulah Gülen neden de facto modern bir Şeyhülislam olmasın? O “sıcaklığı”, “sevecenliği” ve “kucaklayıcılığıyla” bölgedeki Müslümanların yanı sıra neden Hıristiyanların ve Musevilerin de hamisi olup medeniyetleri buluşturmasın?
Elbette, yeri geldiğinde savaş fetvası da verecektir.
Bir de, Türkiye’nin yüz yıl önceki İttihatçı geçmişini tamamen kusması gerekecektir.
Bunun için örneğin Hasan Cemal bir Suriye ziyareti sırasında zamanında dedesinin yaptığı zulüm nedeniyle Suriye halkından özür dileyemez mi?
Amman ve Kahire’deki dış misyonlara zamanında dedeleri de buralarda görev yapmış Çerkez kökenli hariciyeciler veya varsa Sait Halim Paşa soyundan gelenlerden birileri atanırsa çok yerinde olacaktır.
Suudi sermayesi ile el ele veren Türk firmaları bölgeyi ihya edecektir.
Filistin sorunu, bu kez doğrudan Türkiye’nin zorlayıcılığıyla, İsrail’in de çıkarlarını gözeten bir çözüme kavuşturulacaktır.
***
Kuşkusuz durum bu kadar güllük gülistanlık değildir; işin ucunda ne zaman patlak vereceği tam kestirilemese de savaş görünmektedir.
Suriye’ye olası bir müdahale dışında, asıl büyük savaşın bir tarafında İran’ın olacağı kesin gibidir.
Bir tarafında İran’ın yer aldığı bir savaşta Türkiye’nin hiç olmaması mümkün değildir.
“Kürt sorununun” nereye evrileceği de, İran sorunundaki gelişmelerle doğrudan ilişkilidir.

(SolHaber 06.08.2011)

Metin ÇULHAOĞLU | Tüm Yazıları
Hits: 1228