Bekçiler neyin başını bekleyecekler?

~ 12.06.2020, Mine Söğüt ~

Kış ortası, öğlen saatleri...

Taksim Meydanı’nda devriye gezen bir polis arabası.

Kâh hızlanıp kâh yavaşlayarak, küçük bir çocuğun üzerine üzerine gider.

Çocuk, elinde kırık bir flüt hızlı adımlarla meydandan çıkmaya çalışırken, araba sert manevralar yapıp dibine kadar gelir, tam ona çarpacak gibiyken fren yapar.

Çocuk başını yerden kaldırmadan ve arkasına hiç bakmadan, hızlı adımlarla polisten ve meydandan uzaklaşmaya çalışır.

Koşarak polis arabasının önüne geçersiniz. Arabayı durdurursunuz.

Çocuk hızlanır. Hızlanır. Hızlanır.

Aracı kullanan genç polis beklenmedik bir anda yolunun kesilmesinin öfkesiyle çocuğun arkasından kötü kötü söylenir, sonra sıkıntıyla size döner ve “Hayrola?” der.

Başınızla, uzaklaşan çocuğu gösterip “Ne yapıyorsunuz siz o çocuğa?” dersiniz.

Çocuk değil Suriyeli o” diye cevap verir.

Yan koltuktaki arkadaşı başını önüne eğer.

Kim olursa olsun, polis insanların üzerine araba sürmez” dersiniz.

İnsan değil, Suriyeli o” der yine.

Sizin çocuğunuz yok galiba?” dersiniz.

Var” der “10 yaşında. Ama bu çocuk değil, Suriyeli. Bilmeden konuşuyorsunuz.

Size polis akademisinde bunları mı öğretiyorlar” diye sorarsınız.

Siz anlamıyorsunuz” der “Bunlara başka türlü davranılmaz”.

Suçluysa alıp çocuk karakoluna götürün” dersiniz.

Götürüyoruz, hemen serbest kalıp gene buraya geliyorlar” der.

O zaman sorun çocukta değil, sistemde?” dersiniz.

Arkadaşı başını biraz daha önüne eğer.

Çocuk bu arada kalabalığa karışıp Talimhane’ye doğru gider.

Polis size söylenerek İstiklal’e doğru döner.

Sizin içinizde gücü hiçbir şeye yetmeyen bir öfke, kalbinizi deler gider.

Şimdi aklı böyle çalışan ve kalbi yanlış yerde atan o polislerin yanına bir de bekçiler ekleniyor.

Ellerinde silahlar kalplerinde kim bilir hangi karanlıklar.

Şehrin dört bir yanına dağılacaklar.

Kimliklerinize bakacaklar.

O kimliklere baktıklarında ne görecekler?

Halihazırda polisin de gördüğünü mü?

Bir Kürt? Bir Türk? Bir Suriyeli? Bir Rus? Bir Afgan? Bir Faslı?

Gerekli görürülerse üstünüzü arayacaklar.

O bekçiler size hangi duygularla dokunacaklar?

Bir eşcinselseniz, transsanız, lezbiyenseniz, tuhaf giyimliyseniz, sizden kuşkulandıklarında... aslen neden kuşkulanacaklar?

Geç saatte sokaklarda dolaşan sarhoş ve neşeli bir kadınsanız, size ne gözle bakacaklar?

Vasfı, eğitimi, donanımı sorunlu bekçiler, suç delillerini koruma yetkilerini o delilleri yok etmek için kullandıklarında bunun hesabını kimden nasıl soracaksınız?

Polisin dahi güvenilirliği bu kadar sorunluyken...

Ve bekçilerin neden silahlandırıldığı hakkında yığınla şaibe varken...

Bekçilerin kim için, neye hizmet ettiğini nasıl anlayacaksınız?

En tehlikelisi de...

Şiddet mağduru kadın ve çocuklara doğrudan yardım edebilecek olmaları.

Kocanız ya da sevgiliniz sizi dövmeye kalktığında, size şiddet uyguladığında, meseleye hangi psikiyatrik donanımla yaklaşacaklar?

Misal, bir başka erkekle görüldünüz bahanesiyle kocanızın ya da sevgilinizin kıskançlıktan kabaran öfkesi karşısında o an kimi haklı, kimi haksız bulacaklar?

Ya da çocuksunuz ve aile içi bir cinsel tacizi haykırdınız.

Çocuk yalan söylüyor, bir baba/amca/abi bunu yapar mı” diye kendini savunan erkeğin karşısına hangi pedagojik argümanlarla dikilip de hemen koşulsuz bir şekilde sizi korumaya alacaklar?

Bu ülke altındaki polis arabasıyla, gündüzün ortasında küçük bir çocuğu korkutarak rencide edebileceğini zanneden ve bunu yaparken de kendisini içtenlikle haklı hisseden polislerin meydanlarda özgürce gezdiği, gezebildiği bir ülke.

Polisi, bir çocuğun çocuk değil de Suriyeli ve haliyle de suçlu olduğuna ikna eden bu arenada...

Bekçiler, bir düşünün, daha en baştan kim bilir nelere ikna!

https://www.cumhuriyet.com.tr/

Mine Söğüt | Tüm Yazıları
Hits: 341