Nefes alamayanlar: Şiddet ne, yağmacı kim?

~ 04.06.2020, Fatih YAŞLI ~

Dünyada silahlanmaya en çok para harcayan, silahlanmaya yaptığı harcamalara kendisinden sonra gelen beş ülkenin silaha yatırdığı paranın toplamının dahi yetişemediği ülke hangisidir? 

Dünyanın sayısız ülkesinde sayısız askeri üssü ve bu üslerde sayısız uçağı, tankı, füzesi, gemisi, askeri bulunan, kendisine dünya jandarmalığı ve polisliği misyonunu yine kendisi biçmiş olan ülke hangisidir?

Elinde en çok nükleer silah bulunduran, nükleer silahsızlanmaya yanaşmayan, Kore’den Vietnam’a, Irak’tan Afganistan’a çok sayıda ülkeyi işgal eden, onlarca ülkede askeri darbeler tertipleyen, diktatörlerle iş tutan, onları besleyen ülke hangisidir? 

Peki tüm bunlara rağmen, kendisini barışın ve demokrasinin savunucusu, özgürlüğün ve insan haklarının koruyucusu olarak sunan, iş tuttuğu diktatörlere sesini çıkarmazken, kendisine rakip ya da düşman olarak gördüğü ülkelerde bazen bizzat ayaklanmalar tertipleyen, bazen de halk ayaklanmalarını manipüle etmeye, onların haklı taleplerini kendi çıkarları doğrultusunda biçimlendirmeye, yönlendirmeye çalışan, kendi ülkesinde benzer bir durum ortaya çıktığında ise bütün o haklar, özgürlükler ve demokrasi retoriğini bir kenara atıp diktatörlüğe dönüşen devlet, hangi ülkenin devletidir?   

Amerika Birleşik Devletleri’nden bahsettiğim anlaşılıyor olmalı; şimdilerde yeni bir ayaklanmayla sarsılan ve bu vesileyle “Amerikan demokrasisi” adlı mistik tülün bir kez daha kalkıp hakikatin gözle görülür hale geldiği Amerika Birleşik Devletleri’nden. 

Bir kıvılcım, bir yangın 

Küresel olağanüstü hadiseler, küresel sonuçlar doğururlar, küresel olağanüstü hadiseler küresel güçlerin toplumsal, siyasal, iktisadi yapılarında kırılmalar meydana getirirler, tıpkı Korona’nın şu an ABD’de yaptığı gibi.

Korona’nın en çok ABD’de can alması da, George Floyd’un öldürülmesinin ardından başlayan ayaklanma da bir tesadüf değildir. Çünkü dünyanın en güçlü ve en zengin ülkesi, aynı zamanda dünyada gelir dağılımı uçurumunun devasa boyutlarda olduğu, korkunç bir zenginliğe korkunç bir yoksulluğun eşlik ettiği, ırk ayrımı ile sınıfsal ayrımın birlikte işlediği, milyonlarca kişinin bu nedenle cezaevlerinde tutulduğu, başta sağlık hizmetleri olmak üzere kamusal hizmetlerin çoğunun piyasanın insafına terk edildiği, bir tür kast sistemiyle yönetilen bir ülkedir.

Bütün araştırmalar, ABD’de Korona’nın en çok vurduğu kesimlerin en alttakiler ve bunlar içerisinde de siyahlar, göçmenler ve yerliler olduğunu göstermektedir. İşsizlik, yoksulluk ve sadece sağlık hizmetlerine değil, insani kriterlere uygun gıdaya, suya ve konuta ulaşamama gibi nedenlerle birlikte, tüm dünyada olduğu gibi salgın Amerika’da da en çok alt sınıfları vurmuştur. 

Ve yine tüm dünyada olduğu gibi, ABD’de de düzen, önce halk sağlığını değil kendi bekasını düşünerek hareket etmiş, önceliği şirketleri, bankaları, borsaları ve sermaye düzenini kurtarmak, feda edilebilir hayatlarla çarkların dönmesini sağlamak olmuştur; açıklanan devasa paketlerden alt sınıflara ise sus payı anlamına gelen cüzi bir miktar düşmüştür. 

Bu esnada işsizler ordusuna yeni milyonlar katılmış, yoksulluk ve hayat pahalılığı daha da derinleşmiş, en zenginler ise servetlerine servet katmaya devam etmiştir. 

İşte tam da bu nedenle, Floyd’un katledilmesi sonrası başlayan olaylar, sadece “ırkçılık karşıtı” olarak görülemeyeceği gibi, basitçe bir “siyah ayaklanması” olarak da nitelendirilemez. Korona günlerinde, yani her şeyin bir kıvılcıma baktığı bir konjonktürde, bir siyahın öldürülmesi bir yangına yol açmış, “adalet yoksa barış da yok” sloganındaki “adalet” sözcüğü, sadece Floyd için ya da sadece siyahlar için talep edilen bir şeyin ötesine geçerek sisteme yönelik genel bir öfkenin ve farklı etnik kökenlerden ve farklı renklerden alt sınıfların siyasal, toplumsal ve ekonomik adalet arayışlarının bir sembolüne dönüşmüştür.

Kimin şiddeti, neyin yağması? 

İçerisinde farklı gruplar yer almakla birlikte, ABD’deki ayaklanmanın Gezi’yle ve son yıllarda dünyanın çeşitli noktalarında tanıklık ettiğimiz halk hareketleriyle benzerlikleri olduğunu, yani bir siyasal öncüden ve bir siyasal programdan yoksun bulunduğunu, “kendiliğinden” diyebileceğimiz bir karakter taşıdığını biliyoruz; ancak eylemlere motivasyonunu kapitalizme yönelik öfkenin verdiğini ve ayaklanmanın sınıfsal bir hüviyet taşıdığını görebiliyoruz.

Dünyanın en büyük tüketim toplumu olan ve tüketebilmenin var olmakla eşdeğer sayıldığı, “tüketiyorum öyleyse varım” mottosu üzerine kurulu olan, ancak milyonların tüketim olanaklarından yoksun bulunduğu, yani yok sayıldığı bir ülkede, “kendiliğinden” karakteri ortada olan bir ayaklanmaya damgasını vuran görüntülerden birinin yağma olayları olmasında ise şaşırtıcı bir yan yok. 

Elbette ki yağma olaylarının bazılarının arkasında ayaklanmanın meşruiyetine darbe vurmak isteyen devlet güçlerinin olduğu çok açık ama hepsinde değil. Yağma, öncüsüz ve programsız bir kitle hareketinin içerisinde yer alanların en azından bir kısmı için, mevcut düzene yönelik öfkenin bir şekli, bir ifadesi.

Öte yandan, bu kadar büyük bir kalabalığın katıldığı eylemlerin ruhunu bu tür yağma olaylarına indirgemek ve bunun üzerinden anlamaya çalışmak da doğru değil; çünkü eğer yüz binlerin katıldığı bu eylemlere damgasını sadece yağma ya da kör şiddet vurmuş olsaydı, şimdi bambaşka şeyleri, örneğin bir iç savaşı konuşuyor olurduk. 

Oysa göstericilerin önemlice bir bölümü “şiddet”i eylemlerinden dışlamamakla birlikte, bunun ayaklanmanın meşruiyetini zedeleyici bir karaktere bürünmemesine ve başka sivillere yönelmemesine, sadece polise karşı bir tür “meşru müdafaa” niteliği taşımasına özen gösteriyorlar. 

Bir ikiyüzlülük müsameresi 

Ayaklanmaya hem şiddet hem de yağma olayları üzerinden getirilen eleştiriler ise çok büyük bir ikiyüzlülük müsameresi olmaktan öteye gitmiyor. 

Alt sınıflar sadece ABD’de değil, tüm dünyada sınıfsal bir şiddete maruz kalıyorlar ve asıl gözlerimizi çevirmemiz gereken şiddet bu!

İşsizlikten açlığa, iş cinayetlerinden kamusal hizmetlere ulaşamamaya, salgın koşullarında çalışmak zorunda kalmaktan çarkların dönmesi için feda edilebilir olmaya uzanan bir genişlikte, çalışanlar, emekçiler, işçi sınıfı, kapitalizmin şiddetiyle karşı karşıya. 

Devletin çıplak şiddetinin de eklendiği bu sınıfsal şiddete kör olanların, polise atılan taşlar ya da kırılan banka ve mağaza camları üzerinden kestiği hümanizm pozlarının ise bir anlamı bulunmuyor; asıl şiddetin nereden geldiğine, kınadıkları şiddeti yaratanın ne olduğuna, bu şiddetteki adalet arayışına gözleri kapalı kaldığı sürece de bir anlamı olmayacak.

Herhangi bir ekonomik kriz döneminde tek bir bankayı kurtarmak için harcanan milyonlarca doların yanında kırılan üç beş mağaza camının nasıl bir önemi olabilir ki? 

Siyahların, yerlilerin, Latinlerin yüzyıllardır maruz kaldığı yağmanın ve halen devam eden sistematik ırkçılığın yanında, “dehşet görüntüleri” diye sunulan görüntüler nedir ki?

Amerika’nın dünyanın farklı yerlerine tankıyla topuyla demokrasi götürmesine, tertiplediği askeri darbelere, uyguladığı ambargolara, gezegeni sürüklediği ekolojik yıkıma sesini çıkarmayanların şiddetten ya da yağmadan bahsetmesinden daha büyük bir ahlaksızlık olabilir mi? 

Biz 

Kuşkusuz bizler, kör şiddetin de yağmanın da kapitalizmi yıkmak için yeterli olmadığını, bunun bir öncü ve program işi olduğunu, kitlelerin kendiliğinden hareketlerinin sınırlarının bulunduğunu, bu hareketlerin mutlaka bir “kurucu irade” ile buluşması gerektiğini, “mülksüzleştirenlerin mülksüzleştirilmesi”nin ancak örgütlü bir halkla mümkün olabileceğini geleneğimizden ve geçmişten çıkardığımız derslerden biliriz. 

Ancak bunu biliyor olmamız, şiddet ve mülksüzleştirme üzerine kurulu bir sisteme “düzen ve mülkiyet” adına ağıtlar yakacağımız anlamına gelmez. Biz ABD’ye baktığımızda öncelikle yoksulluğu, eşitsizliği ve ırkçılığı, “nefes alamayanlar”ı, şiddetin ve yağmanın gerçek faillerini görürüz, buna yönelik öfkeyi ve tepkiyi de insanlık adına sahiplenir, daha ileriye nasıl taşıyacağımız üzerine kafa yorarız. 

Kitleler yaparken, eylerken, sokaktayken öğrenir ve öğretirler; bugün yağma yapanlar yarın komün kurmayı öğrenirler, bugün sadece yıkmayı düşünenler yarın yerine neyi koyacaklarını düşünmeye başlarlar, bunları da bir sonraki isyana, başka bir ayaklanmaya miras bırakırlar, daha eşit ve daha özgür bir dünya arayışı bu birikimlerle ilerler. ABD’de yaşananların bizim açımızdan önemi de anlamı da budur.      

https://sol.org.tr/yazar/nefes-alamayanlar-siddet-ne-yagmaci-kim-6031

Fatih YAŞLI | Tüm Yazıları
Hits: 167