Sarkaç Sola Meyletti

~ 20.05.2020, Yeni Yaklaşımlar ~

Kolektif yapıları reddeden, bireyciliği ve rekabeti kutsayan “serbest piyasa ideolojisi” hegemonyasını yitirirken, toplumsal dayanışmaya, insan ihtiyaçlarına odaklanan kamucu bir anlayış yükselişe geçiyor

Bir yandan insanlık Covid-19 virüsüyle cebelleşirken, bir yandan tüm alametler ideolojik sarkacın sola doğru salındığına işaret ediyor. Dünyada 650 üniversiteden 3 bini aşkın sosyal bilimcinin imza attığı “Krizden Çıkış Manifestosu” da bu kanıyı doğrulayan, ekonomik sistemin kurallarını ve kavramlarını yeniden yazmaya çağıran bir tınıyla kaleme alınmış. Aralarında Cumhuriyet’in de yer aldığı sol eğilimli The Guardian, Le Monde gibi birçok gazetede yer alan bildiri işyerlerini demokratikleştirmek, işi meta olmaktan çıkarmak ve ekolojik sürdürülebilirliği sağlamak ekseninde şekilleniyor.

Trump gibi ırkçıların “Çin virüsü” diye yaftalayarak, suçu “ötekilere” atma çabalarına karşın, bu trajedi karşısında insanlığın kaderinin ortak olduğu kanısı giderek güçleniyor. Kolektif yapıları reddeden, bireyciliği ve rekabeti kutsayan “serbest piyasa ideolojisi” hegemonyasını yitirirken, toplumsal dayanışmaya, insan ihtiyaçlarına odaklanan kamucu bir anlayış yükselişe geçiyor. Çünkü tek bir kişinin dahi virüs karşısında kendini koruyamamasının geri kalan insanlar için ne denli büyük bir risk yarattığı apaçık görülüyor. Toplumdaki her bireyin, hatta tüm canlıların yazgısını kendine dert edinen bir vicdani yaklaşım güç kazanıyor.

İsterseniz okumayı kolaylaştırmak açısından korona krizinin şu ana kadar gözlenen ekonomik, toplumsal, siyasal sonuçlarını 10 maddede özetlemeye çalışalım.

1- Salgının kamu sağlığını tehdit etmesi, insanları büyük ölçüde evlerine hapsetmesiyle kamusal hizmetlerin önemi net biçimde ortaya çıktı. Hükümet eden sağ politikacılar, neoliberalizm savunucusu kanaat önderleri ve medya kuruluşları bile bu yalın gerçeği yadsıyamadılar. Bu süreçte başta sağlık gelmek üzere eğitim, bakım, sosyal güvenlik ve altyapı gibi sosyal hizmetlere yeterince yatırım yapılmadığı, kaynak ayrılmadığı, özelleştirmelerle kamunun ne denli zayıf düşürüldüğü anlaşıldı.

2- Türkiye de dahil olmak üzere birçok ülkede yerel yönetim hizmetlerinin ne kadar hayati rol oynadığı; su, enerji dağıtım, ulaşım, temizlik, giderek eğitim ve sağlıkta yerel yönetimlerin çok daha etkin ve yaygın görev üstlenmesi gerektiği kabul görmeye başladı. Sadece yerel yönetimlerde değil ulusal düzeyde de özelleştirilmiş kuruluşları yeniden kamu mülkiyetine kazandırma talebi kitlesel destek bulmaya başladı. Aynı zamanda kamu-özel sektör işbirliği diye adlandırılan, müteahhitlere hem miktar hem de çoğunlukla döviz bazında fiyat garantisi veren sistemin kamu bütçesi üzerinde nasıl bir yük oluşturduğu kanıtlandı. Muhaliflerini her fırsatta “dış güçlerin maşası” diye suçlayanların, salgın koşullarında dahi “mücbir sebep” ilan edemedikleri, kararı Londra mahkemelerine bıraktıkları için ellerinin kollarının kıskıvrak bağlı olduğu görüldü.

3- “Düşük beceri” isteyen işler diye yaftalanan, “düşük ücret” ödenerek adeta cezalandırılan temizlik, ulaşım, gıda üretim ve dağıtım, lojistik sektörlerinde ağır risk koşullarında çalışan emekçilerin yaşamımızı sürdürmemiz için ne denli kilit bir rol oynadığı görüldü. İnsan emeği olmaksızın ne üretimden, ne girişimden söz edilemeyeceği kanıtlandı. Tüm sağlık emekçilerinin özverili çabalarını, aralarından büyük kayıplar vermelerine karşın görevlerini nasıl sıkı bir disiplin ve adanmışlıkla yerine getirdiklerini bir kez daha hatırlamak da insanlık görevimiz.

sarkac-sola-meyletti-733281-1.

4- Salgın koşullarında kültür sanat etkinlikleri de kesintiye uğradı. Sergi salonları, müzeler, konserler, tiyatro oyunları, bazı dergi ve gazete koleksiyonları sanal ortamda halkın ücretsiz hizmetine açıldı. İnsanların zaman bulabildiğinde ve maddi koşulları elverdiğinde sanata ve kültüre ne denli susadıklarını gözlemledik. Buradan sanatsal ve kültürel etkinliklerin “müşterekler” kapsamında değerlendirilmesi gereği; geniş kitlelere ücretsiz ve ödenekli biçimde sunulmasının önemi bir kez daha gözler önüne serildi. (Bu konuda Çiğdem Boz ve Ayçe Tekin-Koru’nun Social Europe sitesinde yayımlanan “The pandemic and recolonisation of time” makalesine dikkat çekelim.)

5- Eğitimin uzaktan sürdürülmesi, bazı meslek gruplarının işlerine evlerinden devam edebilmeleri “dijital uçurumu” bir kez daha gözler önüne serdi. Eğitimdeki tüm eşitsizliklerin üzerine bir de evde fiziksel koşulları bulunmayan, bilgisayar ve/veya internet olanağından yoksun çocukların bu dönemde engellerle karşılaşması, derslerinin aksaması, şevklerinin kırılması eklendi. Böylelikle İnternet ağlarının ücretsiz biçimde tüm evlere bir kamusal hizmet olarak ulaştırılması talebi daha yakıcı hale geldi.

6- Salgın ortamında yüz milyonlarca kişinin işsiz kalması, özellikle az gelişmiş ülkelerde açlık ve sefalet tehlikesinin baş göstermesi, geliri yeniden paylaştırmaya yönelik bazı sosyal programların inandırıcılığını artırdı. Şimdilik hüküm süren “Borçlan, harca, gerekirse para bas” tarzındaki klasik Keynesçi anlayışın bir süre sonra tıkanacağı görülecek. Yurttaşlık geliri ödemesi, bireysel borçların silinmesi/yeniden yapılandırılması, servet vergisi, artan oranlı gelir ve kurumlar vergisi gibi uygulamalar bir yönüyle sistem içi çözüm üretmesi, bir yönüyle de sosyalist bir topluma geçiş yolunda bir adım niteliği taşıması özelliğiyle önem kazanacak.

7- Geçmişte kamu iktisadi girişimleri Türkiye dahil dünyanın birçok ülkesinde kalkınma yolunda çok önemli işlevler üstlendi. Ancak bugün özelleştirilen kuruluşların tekrar kamuya kazandırılması talebi, bir nostaljik çağrı, aynı anlayışla geçmişi tekrarlama anlamı taşımamalı. Özel sektöre ucuz girdi sağlama veya ticari koşullarla üretim yapma misyonu geride bırakılmalı. Bürokratik, uzmanların üst düzey yönetime ve bakana sorumluluk çerçevesinde görev yaptığı hiyerarşik yapıya dönülmemeli. Tüm çalışanların, tüketicilerin, hizmet alanların, yöre halkının yatırım ve finansman dahil karar süreçlerine aktif biçimde katılabildiği, yürütmenin bu bileşenlerce denetlenebildiği, demokratik ve kapsayıcı bir model üzerinde kafa yorulmalı.

8- Neoliberalizm piyasa süreçleri sonucunda işsiz kalan, emek piyasalarında kendilerine yer bulamayan kişilerin bu sorunlarını “tembellik, girişim ruhunun eksikliği, inisiyatif alamama” benzeri bireysel defolarla açıklama eğilimindeydi. Ancak bu salgın sürecinde insanlar alışveriş ettikleri sokak satıcıları, küçük esnaflar, gündelik işlerde çalışanların; çoğunlukla diyalog içerisinde bulundukları berberler, restoran ve kafe çalışanları gibi emekçilerin nasıl kendi dışlarında gelişen nedenlerle işsiz kaldıklarını, kısa sürede yoksulluğa sürüklendiklerini gördüler. Bu gerçek sade yurttaşı toplumsal sorunlara daha duyarlı, dayanışmaya daha yatkın hale getirdi. Neoliberalizmin argümanlarını zayıflattı. Yerel yönetimlerin askıda fatura uygulamalarına duyulan ilgi, komşunun yaşlı bireylerine yardım etme refleksi, pencerelerden mahallelinin iletişim kurma isteği bu kanıyı doğrulayan örnekler. Özetle toplumun eşitlikçi, paylaşmacı, dayanışmacı fikirlere daha açık hale geldiği söylenebilir.

sarkac-sola-meyletti-733282-1.

9- Bu zor dönemde meslek kuruluşları, sendikalar, siyasi partiler, sivil toplum kuruluşları üyelerini bir telefonla da olsa aradılar, hatırlarını sorarak yalnız olmadıkları mesajını verdiler. Sadece üyelerine değil herkese toplumsal bağlara sahip olmanın önemini hatırlattılar. Atomize, kendi ayakları üzerinde duran, kimseye müdanası bulunmayan birey tipolojisi yerine örgütlü, bir bütünün parçası olan, kendini bir toplumsallığa ait hisseden insan modelinin çekiciliği arttı.

10- Bir virüs tüm dinlerin, mezheplerin, keramet sahibi olduğu iddiası taşıyan hokkabazların yaldızlarını döktü, hurafelerin inandırıcılığını azalttı. Bu süreçte aşı ve ilaç için bilimden, Aydınlanmadan, klinik araştırmadan başka umut bulunmadığı ortaya çıktı. Bir sonraki aşamada küresel iklim değişikliğine karşı mücadelede Trump, Bolsanaro tarzı iklim değişikliği inkarcılarının, bilimin karşısına safsataları koymaya çalışan gerici kesimlerin elini zayıflattı.

Bitirirken; farklı kamplardaki sade yurttaşlar aslında “aynı gemide” olmadıklarını bu zor günlerde daha iyi kavradılar. Durduk yerde ortaya atılan darbe söylentileri, silah şovları, muhalif bilinen kadın figürlere yönelik iğrenç tehditler aslında halk kitlelerinin birbirine yaklaşmasından duyulan derin bir endişenin eseri. Bir bakıma İlerleyen günlerde ekonominin kontrolünü ellerinden kaçıracaklarını, toplumsal huzursuzlukları göğüsleyemeyeceklerini hissetmenin yarattığı paniğin yansıması. İktidarın ellerinden kayıp gittiğini gören rejim güçlerinin insanları yine “kültürel eksenden bölme , yaşam tarzı üzerinden kutuplaştırma”, toplumsal muhalefeti olmadık iftiralarla parçalama stratejilerinin bir parçası. Aslında “zamanın ruhu” solun evrensel değerleri eşitlik, özgürlük, paylaşma, dayanışmanın yıldızının parladığı bir döneme işaret ediyor. Ancak Gezi direnişi, Wall Street’i İşgal eylemleri, küreselleşme karşıtı gösteriler gibi yakın dönemin tüm heyecan verici toplumsal eylemlilikleri net bir programatik yönelim, kararlı bir örgütlenme olmadan anlık parlamaların kalıcı bir değişim dönüşüm getiremeyeceğini hepimize öğretmiş olmalı.

Hayrı Kozanoğlu/ Birgun

Hits: 62