Yeni-Osmanlı?dan Tekâlif-i Milliye günlerine

~ 08.04.2020, Fatih YAŞLI ~

Tam Osmanlı’yı yeniden kuruyorduk ki Milli Mücadele’nin yokluklar dönemine geri döndük; Tekâlif-i Milliye günlerindeyiz bu aralar. Yakın zaman öncesine kadar IMF’ye 5 milyar dolar borç verirken “küçük Hira Nur kumbarasındaki parayı dayanışma kampanyasına bağışladı” haberlerine bakıp hisleniyoruz şimdilerde. Aynı anda hem yerli otomobil, yerli tank, yerli savaş uçağı, yerli uçak gemisi yaptığımıza inanıp bunlarla övünmemiz, hem de “emekli maaşını devlete bağışlayan Ahmet dede” haberleriyle duygulanmamız isteniyor bizden. Hem Şam’a girip Esad’ın kellesini almaktan, cihan devleti olmaktan, dünyayı dize getirmekten söz eden emperyal fantezilerden sadistçe, hem de “cebindeki son kuruşu devlete bağışlayan yoksul halk”  adlı mazlumiyet tablosundan mazoşistçe bir haz almamız gerekiyor toplum olarak. 

İdeoloji böyle işliyor çünkü; tam olarak “küçük adam”ın hem “güç istencini” hem de korkularını ve “fedakarlık” hislerini aynı anda manipüle edecek, o hisleri iktidarın yönetme teknolojilerinin parçası haline getirecek bir şekilde. “Küçük adam”, yani ortalama vatandaş, aynı anda hem büyük bir devlet olduğumuza inanmalı, hem de bizi her an yıkabilecek çok büyük bir tehditle karşı karşıya bulunduğumuza… Hem aslında Amerika’dan, Avrupa’dan çok daha iyi bir durumda olduğumuza inanmalı “küçük adam”, hem de bugünleri ancak dişimizden, tırnağımızdan artırdıklarımızı devletimize vererek atlatabileceğimize… Hem dünyaya kafa tuttuğumuza, hem de bütün dünyanın bunu engellemek için birlikte hareket ettiğine… Hem bize karşı tezgâhlanan bütün oyunları bozduğumuza hem de sürekli üzerimize oyunlar oynandığına ve ayağımıza çelme takıldığına…

“İdeoloji böyle işliyor” dedik, daha da somutlaştıralım. Dünya ekonomisi Korona’nın tetiklediği bir kriz yaşıyor, bu ise zaten bir süredir krizde olan Türkiye ekonomisine yansıyor kaçınılmaz bir şekilde. Toplum bu süreçte bir dünyanın başka ülkelerinde devletlerin kriz karşısında açıkladığı önlem paketlerine bakıyor, bir de Türkiye’ye. Almanya, Japonya bir kenara, insanımız Kongo’da bile devletin iki ay boyunca vatandaşların faturalarını karşılayacağına dair haberleri görüyor mesela, bizde ise geçici süreliğine fatura düzenlenmeyeceğini ama geçmiş yıl ortalamalarına bakılarak bir bedel tahsil edileceğini, yani fatura ödemeye devam edeceğini öğreniyor. Toplumun farklı kesimlerinden “genel karantina” talebi geliyor örneğin, “devlet en az bir ay tüm çalışanlara gelir desteği sunsun, zorunlu sektörler dışında işe gidilmesin, salgının hızı kesilsin” deniyor. Ama hayır! Çünkü bizim önceliğimiz “üretim ve ihracat”, çünkü devletin genel bir karantinayı finanse edecek parası yok, çünkü devlet bu finansmanı sağlayabilecek kesimlere, servete ve zenginliğe dokunmak istemiyor ve artık bunun üzeri kolay kolay örtülemiyor, gizlenemiyor. 

Bir örtü arayışı: Tekâlif-i Milliye 

İşte tam da bu noktada, Tekâlif-i Milliye söylemi devreye giriyor. Çünkü nasıl ki “Libya’da ne yapıyoruz” ya da “Suriye’de ne işimiz var”  gibi sorulara rasyonel bir yanıt vermek mümkün olmadığı için, ancak “Atatürk de Libya’da savaşmıştı” ya da “Suriye de bir zamanlar Osmanlı toprağıydı” gibi tarih, akıl ve mantık dışı argümanlara başvuruluyor ve bunlar üzerinden toplum ikna edilmeye çalışılıyorsa, aynı argümanların burada da yardıma çağrılması gerekiyor. 

Zengin ülkeler gibi hareket edilemeyeceğine göre, ancak öte yandan inşa edilen büyük devlet algısını yok edecek şekilde “para yok” da denilemeyeceğine göre ve elbette ki servet ve zenginlik de vergilendirilmeyeceğine göre, geriye elde sadece içi boş, tarihsel bağlamından kopuk, aslıyla uzaktan yakından bir alakası olmayan, sözde ve sahte bir “Tekâlif-i Milliye” söylemi kalıyor, bunun üzerinden toplumdan bir kez daha fedakârlık isteniyor. 

Sloganı “biz bize yeteriz Türkiyem” olan “Milli Dayanışma Kampanyası” için çekilen reklam filmlerine bakmak, tüm bu söylediklerimi anlamak için bize önemli ipuçları veriyor. Bu reklam filmlerinde, Türk sağının kullanmaktan bir türlü bıkmadığı sembollerin hamasetle yoğrularak bir araya getirildiğini görebiliyoruz. Örneğin “sabretmek”ten bahsedilirken namazda tesbih çeken bir el, “dua etmek”ten söz edilirken başı kapalı bir nine, “ümit etmek”ten bahsedilirken futbol milli takımının maçını heyecanla izleyen ve atılan gole çılgınca sevinen bir çift görüyoruz. Reklamın sonunda dalgalanan bir Türk bayrağı görüntüsüne Erdoğan’ın sesi eşlik ediyor ve Erdoğan Necip Fazıl’ın “Zindandan Mehmet’e Mektup” adlı en propagandatif şiirlerinden birinin “Yarın elbet bizim, elbet bizimdir! /Gün doğmuş, gün batmış, ebed bizimdir” şeklindeki son dizelerini okuyor.

Reklam Erdoğan’ın “biz bize yeteriz Türkiyem” sözleri ile son buluyor. 

Diğer bir reklam filmi ise yine bayrak görüntüleriyle başlıyor ve esnaftan, doktorlardan, itfaiyecilerden, at sırtında fethe çıkan Osmanlı-Selçuklu askerlerinden, üç hilalli sancaklardan müteşekkil bir kolajın üzerine, hamasi bir ses tonuyla okunan şu cümleler monte ediliyor: “Biz olmak ne demektir bilir misin? Orta Asya’dan Anadolu’ya at sürerek bir düşü diriltmektir bozkırda. Kim var denilince sağına soluna bakmadan ben varım demektir. Hangi şart altında olursa olsun elini taşın altına koymaktır korkmadan. Şanlı tarihinden aldığı güçle, ufukları aşan bir hayal ile geleceğe göz dikmektir. En çaresiz anlarda dimdik durarak çaresizlerin çaresi olmaktır Türkiye olmak.” Bu reklam da tıpkı diğeri gibi Erdoğan’ın “biz bize yeteriz Türkiyem” sözünü duymamızın ardından sona eriyor. 

Bu reklamların hiçbirinde ne Korona’dan ne de onun derinleştirdiği ekonomik krizin yarattığı sonuçlardan, yani insanların giderek daha fazla yoksullaşmasından, işsizlikten, hayat pahalılığından söz ediliyor. Ortada adeta gizli bir düşman var ve bizden beklenen o düşmanın kim olduğunu bilen ama bize söylemeyen devletimizin ve onu şahsında cisimleştiren liderimizin etrafında, kof bir milliyetçilik ve dincilik söylemi ile kenetlenmemiz ve fazla soru sormadan bizden istenen neyse sadece onu yerine getirmemiz. 
“Biz bize yeteriz” ama konu ne, birbirimize nerede, ne için, neyle ilgili olarak yeteceğiz bunu bilmiyoruz, daha doğrusu aslında biliyoruz ama bilmiyormuş gibi yapmamız isteniyor. Örneğin bir savaştayız da onun için mi bağış toplanıyor ya da yoksa ülke bir iflasın eşiğinde de bu kampanya onun için mi, bu soruların bir yanıtı yok, bilinçli bir şekilde yaratılan, planlı programlı bir suskunluk var.  

Herkes bu reklamları izlesin, herkes mevzunun varlığından haberdar olsun ama öte yandan o mevzu yokmuş gibi davransın. Derinleşen ekonomik krize karşı devletin bulduğu çarenin vatandaşlarından yardım istemek olduğu konuşulmasın ama bizim bize yeteceğimiz de bilinsin. Herkes kendince üzerine düşen fedakârlığı yapsın, kampanyaya destek versin ama ekonomik krizden söz edilmesin. Tüm bunların üzerine de hamasetin her şeyi saklayıp gizleyen o devasa örtüsü örtülsün.  

Sadece reklamlar değil, iktidar medyasındaki kampanyaya dair yapılan haberler de benzer bir işlev görüyor. Örneğin kumbarasını bozduran ya da oyuncak almak için biriktirdiği parayı kampanyaya bağışlayan çocuklar, emekli maaşını, gazilik maaşını, dişinden tırnağından artırdığı iki çeyrek altını bağışlayan teyzeler, amcalar ekranlara getiriliyor, sayfalara taşınıyor her gün. Tam da sosyal yardımların muhatabı olması gereken toplumsal kesimler, sosyal yardımların finansman kaynağına dönüştürülüyor böylece. Tam da desteğe ve korunmaya muhtaç olanlar, bir fedakârlık müsameresinin figüranları haline getiriliyorlar bu şekilde. Mazoşist birlik beraberlik korosu bütün sesleri bastırsın, onlara bakıp hislenelim, gerçekleri görmez hale gelelim diye kullanılıyorlar. 

Bunların hepsi ise nihayetinde korunaklı evlerinde salgından uzak bir şekilde yaşayanları, fabrikaları çalıştırmaya devam edenleri, sağlık hizmetine kolayca ulaşabilenleri, vergi borcu silinenleri, her gün işe gitmek zorunda olanlarla, hastanelerde sıra bekleyenlerle, ay sonunu getiremeyenlerle, ücretsiz izne yollananlarla, zorla mesai yaptırılanlarla, iş bulamayanlarla eşitliyor, “aynı felaket karşısında birlikte hareket etmesi, omuz omuza vermesi gerekenler” olarak gösteriyor ve o meşhur “hepimiz aynı gemideyiz” sözünün hükmünü buradan icra etmesi isteniyor.    

İşe yarıyor mu? 

Peki işe yarıyor mu tüm bunlar, esas mesele bu. “İdeoloji böyle işliyor” dedik ama tüm bu söylenenlerin kitleler üzerindeki etkisi ne? 

Kuşkusuz karşımızda televizyonlardan sosyal medyaya, gazetelerden yerel yönetim faaliyetlerine, vakıflardan derneklere uzanan devasa bir mekanizma, devasa bir ideolojik aygıtlar kümesi var ve kesintisiz bir propaganda akışı devam ediyor. 

Kemikleşmiş taban her şeyi olduğu gibi bu söylenenleri de kabul ediyor, ne denirse inanıyor ya da inanmış gibi yapıyor. Ancak öte yandan, durumun vahametinin yapılan propagandanın gücünü ve iktidarın ikna yeteneğini azalttığı görülebiliyor. Kriz durumları geniş kitlelerin olan biteni bizzat yaşayarak deneyimlemelerini beraberinde getirdiği için, söylenenle yaşanan arasındaki açının büyüklüğü daha kolay fark edilebilir hale geliyor.  İnsanlar bu tür durumlarda sınıfsal pozisyonlarını ve yaşadıkları şeyleri belirleyenin içinde yaşadıkları sınıfsal ilişkiler olduğunu çok daha kolay görebilir hale geliyorlar, bu da onların propaganda virüsü karşısındaki bağışıklıklarını normal zamanlara nazaran daha güçlü kılıyor. 

Politik mücadele, sözcükler, kavramlar, tarihi hadiseler üzerine verilen bir mücadeledir aynı zamanda; güç ilişkilerinin bir boyutunda söylemsel mücadele bulunur. Tam da bu nedenle, giderek zayıflayan bir hegemonyanın ve propaganda aygıtının karşısına hakikati daha sağlam bir şekilde koymak, hakikati daha ısrarlı bir şekilde savunmak, halkın hakiki çıkarlarının ne olduğunu, nerede olduğunu ve ne yapılması gerektiğini daha yüksek bir sesle anlatmak bir zorunluluk olarak karşımızda duruyor. Yaşadığımız günler, yalanla mücadelesinde hakikatin gücünü artırıyor, bizim de o hakikate el vermemiz gerekiyor.

https://sol.org.tr/

Fatih YAŞLI | Tüm Yazıları
Hits: 650