Ceplerdeki liralar canlı mı? Ve "buyur buradan yak"

~ 27.11.2015, Bülent SOYLAN ~

Cebinizdeki paranın yerinde durup durmadığını nasıl anlarsınız?
Elbisenizin üzerindeki şişkinlikten mi?
“Yanılırsınız”
Elinizi her attığınızda yoklayıp “hah, burada aynen duruyor” deseniz de durmaz yerinde aslında.
Bir kağıt tomarı olarak aynı kalsa da, duruma göre “değeri” ya artar ya azalır. 
En iyi de tv'lerde, internet sayfalarında borsa-döviz haberlerinin grafiklerinde görürsünüz o "kıpırdanmaları".
Hatta işi biraz daha ileri götürelim “bir tarihte onunla şundan şu kadar alabilirim” derken bir bakarsınız artık alamıyorsunuzdur, o şişkinliğin “satın alma gücü düşmüş, oldukça değersiz bir kağıt tomarına dönüşmüştür.
Ne düşünürsünüz o zaman?
Mesela “kim yaptı bunu bana?, kim eritti cebimdeki parayı” falan der misiniz?
Dersiniz muhtemelen. Çünkü "Mal, canın yongasıdır" ne de olsa.
*
Bu “para” denen meret “canlı” bir yaratıktır aslında bilir misiniz?
İyi bakılırsa serpilir, güzelleşir; kötü bakılırsa değeri düşer, adeta bildiğiniz türden kağıtlaşır, ölür bile.
Aynen pencerenin kenarındaki saksınızda yetiştirdiğiniz çiçekleriniz gibi…
Üzerine bereketli yağmurlar yağmalıdır, yağmazsa siz sulayacaksınız, diri tutacaksınız mutlaka.

"İyi de nasıl olacak bu iş?" diyeceksiniz tabii…
Anlatalım:
İsterseniz, cebinizdeki “lira”larla değişik zamanlarda ne kadar “döviz” satın alacağınızı da düşünebilirsiniz biz bunu anlatırken.
Cebinizdeki ya da yastığınızın altındaki liralar tomar tomar hep aynı kaldığı halde bir bakarsınız ki artık onunla daha az mal, ya da döviz alabiliyorsunuz. Sonra daha da az, daha sonra ondan da az…

Ne dersiniz? 
O zaman cebinizdeki para tomarı şişkinliğini muhafaza ettikçe “değerinin” yani para olarak gücünün yavaş yavaş eridiğini, "kağıtsal" olarak aynı kalsa da “satın alma gücü” olarak giderek kaybolduğunu fark etmez miyiz?
*
Para bir canlıdır, sulanması gerekir dedik ya; peki kim nasıl sulayacak o zaman; kim onun canlılığını koruyacak?
İlk bakışta; bu "ekonomiyi yönetenler" yani iktidar tabii.
Biraz daha derinlemesine düşünürsek, işi bu hale getiren hükümeti oylarıyla destekleyip “ne yaparsa iyi yapar” diyen “bizler” şüphesiz.

Hadi ona da örnek verelim:
Beceriksiz şöför arabayı devirdiğinde acaba direksiyondaki şöför mü suçludur yoksa “iyidir, iyidir, binerse o binsin” diye ona arabayı verenler mi?
Bunun cevabını doğru vermezseniz, en fazla; devirdiğinde “bu da adam değilmiş meğer” der şöförü değiştirirsiniz. Sonra şu ya da bu nedenle direksiyona yine böylesi birini oturtursanız kusura bakmayın ama yolun bir sağındaki hendeğine savrulursunuz bir solundakine. 
*
Bir ülkenin parasının değeri her durumda o ülkenin ekonomisinin “üretkenliğine” üretkenliği de iyi yönetilmesine bağlıdır.
Hiç kimse, bir ekonominin üretmeden milli gelir sahibi olacağını sanmasın.
Orta çağın kömürden altın üretmeye kalkan “ilm-i simya”cıların hayalciliğine düşersiniz.
İsterseniz kendi kişisel ekonominiz üzerinden düşünün; daha fazla borçlanarak, evdeki halıyı kilimi satarak gelirinizi arttırabilir misiniz?

İşte sizin-bizim ekonomilerimizin toplamı olan milli ekonomide de “milli gelirin” ve dolayısıyla milletin gelirinin artması ancak o ekonominin üretip kazanmasıyla olur. 
Mesela satıp savıp, borçlanıp çok para harcamaya başlayan komşunuzun kalkındığını mı düşünürsünüz, yoksa ufak ufak battığını mı? 
*
Peki iyi idare nedir?
Ürettiği ve kazandırdığı, dolayısıyla cebimizdeki liraları da, cebimize girecek paraları, ücretleri, hasılatları da günden güne daha değerli paralar haline getiren idareye “iyi idare” deriz tabii ki.

Müşterisiyle “hasım” haline gelen, onunla “çekişen” hatta itişen bir idare ya da siyasi anlamıyla söylersek “hükümet” onlara mal satmamıza, ihracat yapmamıza, onların turistlerinin gelip burada para harcamasına imkan verir mi?

Çocukken oynadığımız saklambaçtaki gibi: “Sağım solum sobe”...
Güneye bak nanay, Kuzeye bak nanay, doğuya-batıya bak nanay!
Üretemiyorsun ya, tut ki zar zor ürettin; kime satacak da o petrolün, doğal gazın parasını denkleştirecek, şu kadar milyar dolar borcu bununla ödeyeceksin?

Ödeyemezsin.
Ödeyemediğin zaman da cebindeki şişkinlik aynı kalırken, hatta enflasyon yükselip biraz daha şişkinleşirken aslında senin o paraların “eriyor”dur…
*
Türkiye, maalesef Irak’a müdahaleyi, arap baharı senaryosuyla ortalığın karıştırılmasını “hayırlara vesile” sayıp bu gün hem Ortadoğu bataklığına saplanmış, hem bu dünyanın dört bir yanı ile de “papaz” olmuştur.
Muhalefetiyle iktidarıyla şenliğine katılınan “Bahar” bu gün tam anlamıyla ülkemizin başına vurmuş, o tarihlerdeki “arabın baharatı” bu ülke insanlarının midesine zarar vermeye başlamıştır.

Ne yapacağız peki?
Maalesef şu andaki siyaset dengeleri ne cebimizdeki şişkinliğin bir kağıt kalabalığına dönüşmesine, ve ne de bu beladan nasıl kurtulacağımıza dair ümit veren bir ışık yaymamaktadır.

Günlük siyaset, bu günkü tabloya neden olan “düzen”ın "kendi düzenini bozmamak" için elinden geleni yapmakta, itiş kakışlı sandalye kavgaları ülkenin içinde bulunduğu yangını perdelemektedir.
Tabii ki bunu da “bu memleketi en iyi ben kurtarırım” diyen ama bu işin ciddiyetini kavrayamamış, kavrayabilenlere çelme takmış “politik-acı”lar eliyle yapıyor.
*
Bir gün o sandalye kavgasının gözlerden kaçırdığı "yangınımız" söner mi?
Sönmez.
Hangi yangın üstü örtülerek, gözlerden kaçırılarak bastırılabilmiş ki? 
Sönmez tabii ki; için için yanar ve bir anda patlar, daha beter yayılır etrafa.

Ha... kimseler görmeden sönen bir tanesini hatırladım şimdi...
Bilir misiniz, dağlarda meşe odunundan mangal kömürü yapılan ve Trakya’da adına “tor” denen büyük ocaklar vardır. 
Odunları bir oda büyüklüğünde üst üste yığarak bir kümbet yapar, sonra içinden sadece bir baca deliği bırakıp onu dıştan çamurla sıvarlar.
Alttan ateşlenen odun günlerce için için yanar, dışarıdan belli olmaz ama “tor”un içi cehenneme döner ve giderek kıp kızıl ateş topuna dönüşür.
Sonra bacasını kapatıp sönmeye bırakırlar.
Havasız kalınca söner de gerçekten…
“Odun”ların yangını söndüğünde geriye, yarı-yanmış “marsık”lar dışında, o bildiğiniz “kömürler” kalır sadece.
Birilerinin mangalında bir kere daha yeniden yakılmak üzere:
Sonra, isteyen buyursun buradan “yaksın” denir.

 

 

Bülent SOYLAN | Tüm Yazıları
Hits: 617